Yazılar-Haberler
Eser Evleniyor. Yazan: O. PaLa Yayında: Haziran 8, 2009
Yazdır E-posta

Yorumlara gözat (1)
Kirlangic Irmagi Halki Yazan: 246 emre k. Yayında: Mart 4, 2009
Yazdır E-posta
(Ingiltere' de cikan Cornell adli bilimsel bir derginin 1860-1960 yillari arasinda cikmis yazilarindan derlenmis bir almanakta buldum bu yaziyi. Ikinci dunya savasi oncesi yazildigindan bugun irkcilik sayilabilecek anlatimlar kullanilmis. Hayli ilgincc.) Orta Afrika’da adini tek belirgin ozelligi Kirlangic Irmagi’ndan alan dunyadan kopuk ve nasipsiz bir bolge vardir. Kariyerim icin olumcul bir hata edip burasi uzerine asiri uzmanlastim ve devlet islerini bilenlerin anlayacagi uzre; reddedilemeyecek vali* unvaniyla buraya atandim. Bu resmi pohpohlamanin benim icin elbette hic bir degeri yok. Tam 33 yil yerime gececek biri bulunamamasi nedeniyle, yalniz ve terfisiz, burada kisili kaldim. Ve sonunda birbirimizin sonunu gorduk, Kirlangic Irmagi ve ben… Irmak Kongo’nun bir koludur; kizil renkli ve azgin, zikzaklar cizerek, kirmizi duz kayaliklardan yagmurun asindirdigi yamaclardan gecer. Cevresinde bodur bir keciboynuzu, meyvesiz bir incir, ve bir tur kaktus yetisir. Bu topraklar ne ciftlik bir hayvani ve ne bir tahil, ne de herhangi ise yarar birsey barindirmaz. Eglencelik olarak, akrepler,salinan babunlar vardir. Afrika domuzu topragi topragin altindaki suyu koklar,kazar, bulur ya da bulamaz… Bir de burda yasayan kendilerine Kalaru diyen insanlar yasar, ticaret ve tarim bilmeden varliklarini surdururlerdi. Ve onlar iyimser Avrupalilarin umacagi gibi kahraman doga savascilari degil, burada yoklugun tum ahlaksizligiyla yasamis, bu topraklardan en az ben kadar nefret eden ac bir halkti. Kendilerine pek bir hayirlari dokunmamisti ama uc davranislari ile Herscholdt adinda bir antropologun isine yaramislardi. Herscholdt onlarin kulturunu, kimsesizlige ve acliga tepkilerini, insanin dogaya uyumunu gostermek icin kullandi. En eski insan irki olan Kuzey Buşmenlerin akrabalari olmalari gerekir. Baska insanlarla gecinmelerini onleyecek eskilere dayanan bir siddet gelenekleri vardi. Siklikla dogalarinin boyle oldugunu dusundum. Agizdan agiza degismis,bozulmus, hayalle karisik tarihlerini kimse tam olarak bilemez. Yine de, baskalarindan sakinarak ve kimse tarafindan imrenilmeden yasayagelmislerdi. Buraya komsu kabilelerce sikistirilmislardi, gorev surem boyunca bir tekinin bile bolgeden ciktigini gormedim. Suyun otesi onlar icin bir tabuydu, oraya adim atmak kabile reisine karsi gelmekti ve cezasi “zevkle” idamdi. Sonuc olarak, beyinleri yakinmadiklari bir bilgisizlikle, bedenleri ic evlilikler yuzunden carpilmisti. Akraba evlilikleri yuzunden ozurlu, sakat ve kor doganlar coktu. Eksik parmaklar,perde goz, urkutucu acik mavi renkte bir irise sahip olmak yaygindi. Olum oranlari Herscholdt’a gore kitanin en yuksegiydi. En buyuk dusmanlari kalitsal bozukluklar, yetersiz beslenme ve caresiz hastaliklardi. Umut dolu bir gencken onlara asi ve gida yardimi onerdim, kusku ve ofkeyle reddettiler. Kalarular, izdirapli yaradilislarinin ana unsuru olarak herseyde ve heryerde dusmani gorurler. Bu Herscholdt’un gozden kacirdigi ya da sakladigi bir gercekti. Tehlikeli ve oldurucu durtulerin korukledigi, korku ve batil inanclarla davraniyorlardi. Herscholdt asla onlari iclerinden birine aniden ve nedensizce bir babun surusu gibi saldirip, mizraklari debelenen bedene neseyle saplarken, kucakladiklari sicak cesete sahte bir yas icinde aglarken gormemisti. Ya da ustlerinden ucup gecen bir kusu, yanlarindan yuzup giden bir baligi, kardeslerini, yildirim gibi hizlica katledip, sonra gulerek, cigrisarak kacisirken… Evet alcak, yoz ve zayiftilar ama en yaygin hastaliklari oldurmeye olan egilimleriydi.
1933 yilinda Kalarularin avlanma yontemleri uzerine yayinlanan yazim Biendocq adli arastirmaciyi buraya cekti. Kalarularin sayili gida kaynaklari buyuk bir levrek ve birkac kus turunden ibaretti. Biendocq kitabinda boyle yazdi, ona soyledigim “bocek yemelerini ve kovana cubuk sokarak bal yalamalarini” beslenme bicimleri arasindan cikarip, yalnizca, onu zahmetten ve masraftan kurtaran, tuzaklarla ilgili aciklamalarimi kullandi.
Irmak dort mevsim kesif ve bulaniktir. Ustelik levrek dogal ortaminda farkedilmez, zipkinla avlanamaz. Kalarular en azindan bunu becermislerdi. Zor kosullar onlari “kor avlanma” dedigim bir yontem gelistirmeye itmisti. Mizraklarini hizli ve surekli bicimde akintinin bir kesitinde savularak baligi avlarlar, bu iste ilginc olarak bolca bulunan korlerden yararlanirlardi. Hem mizrak, hem temreni ozgundu. Anlatmak icin cizimler gerekir. Kus avlamalari balikciliklarindan daha da ilgi cekiciydi. Biendocq Kalarular’dan en garip insan turu diye soz eder. Tanri beni bagislasin, bu insanlara sevgi duydugum yegane zamanlar, onlari neseli cigiliklarla kuslari gokyuzunden indirirken izledigim anlardi. Bu mucize beceriyi aciklayayim: Irmak havzasinin ciplak topragi kanatli karincalari yerden yukseklere tasiyan sicak hava akintilari olusturur. Bu yuzden vadidin uzerindeki gokyuzu, gun agarmasindan alacakaranliga dek ucma yetenekleri yuksek kirlangiclarla dolu olur. Bu kuslar derin oyuklara yuvalanmaz, kanatlarini govdelerine bitistirerek yaptiklari dalislarla konduklari erisilmez kayaliklarda yasalarladi. Isikta, golgede ya da agacta gorunmedikleri gibi ucarken su icmenin hatta, ciftlesmenin bile yolunu bilen bu kuslar kendilerine tuzak kurulmasina firsat tanimazlar. Kalarular ok, sapan, boru gibi silahlari bilmezlerdi. Bunun yaninda onlari kamcilayan aclikla bir yontem bulmuslar, avlanma icin zarif, hasir-isi bir ucurtma icad etmis, nesilden nesile icine yem olarak sinek koymagi dusunmuslerdi. Kuskusuz hava sineklerle dolu oldugundan yem gormezden geliniyordu. O kildan ilmegin icinden ilk kamisi geciren , sonra onu ucurtmasina baglayan Kalaru ulkesinin Edison’uydu. Insanlar kadar bu topraklardan bezmis bu kuslar kamislara, yuva insasinda kullandiklari benzer sivri nesnelere karsi direncsizlerdi. Boylece Kalarular kuslarin yuzlercesini telef edip zevksiz varliklarini surdururlerdi. Bahar ve yazin cig balik yer. Guze dogru, henuz yenmeye hazir degilken, tuyleri karbon bir kaplama olusturuncaya dek bastirarak sakladiklari kuslari yerlerdi.
Genelde ilkel yasama yakistirilmayan bu zevksizlikleri Madame Biendocq’u onlari hristiyanlastirmaya heveslendirdi. Dogru zamanin geldigini dusunuyordu. Ona burdaki ilk yilimdan sonra bu insanlara varliklariyla ters dusen inanc ve goruslerden soze etmenin degmeyecegini anladigimi anlattim. Yagmurdan kacinmayi bile ancak akil edebilen bu insanlara karsilastirmali din biliminin soyut kavramlarini ogretmeye kalkismak bana pek mantikli gelmiyordu. Bos inanc kor cesaretten farksizdir. Madam kilisenin cocuklari nasil kabul ettigini, bu yabanilerin de cocuk sayilabilecegini soyledi. Bense turlu gunahlarla donanmis Kalarularin yalnizca cahillikleriyle cocuklara benzediklerini ilettim. Hristiyanlik icinde yeni bir sinifin olusmasina iliskin kuskularim vardi. Ama bu onla bu konuyu tartisacak halim yoktu, deneyimlerim boyle insanlarla muhattap olmamam gerektigini ogretmisti. Madam ise benim kesiflerimde koruma ve hammal olarak yanimda calistirdigim iki genc adam Kobo ve Golura ile basladi. Buyuk bir ovgu sayilmaz ama her ikisi de ortalama Kalaru zekasinin uzerindeydiler. Madamin anlattiklarini cevirmek elbette bana dustu. Onlari sonsuz huzur ve mutluluk vaadederek inancini kabul etmeye tesvik etti, aksi halde yavas yavas yanarak sonsuz bir eziyet cekeceklerdi. Oteden beri kesiflerin bicimine ve donanimina olan hayranliktan yararlanan madamin bu dini “avi”, cileden cikaran bir suratle “kilise ana”ya teslim olmustu. Madam yerlilerin iclerinde ancak kendi avina yarayacak kadar bir suphe uyandirabildi. Israrla hiristiyanliklarini onadi, onlari vaftiz etti. Biraz kabalasarak acgozlulugun her iki tarafi da dusuncesiz ve hevesli kildigini soylemek isterim. Bu durum madamin ilahi sayginliga olan kutsal acligina, dunyevi fakat yine de hakedilmemis bir oduldu. Kolura ve Gobo’nun hristiyanliklari kisa surebilirdi. Gercekten de yasananlar beni dogruladi. Deneyimlerime sahip herkes, kendileri ve cevreleriyle cok ozel hassas bir dengede yasayan bu hasta insan bozmalarinin en ufak bir donusumde olum tehlikesiyle karsi karsiya olduklarini bilirdi. Bu genel kural hep aklimdadir ancak anlatacagim vakada olacaklari onceden kestiremedim. Ve bu yuzden emekliligimin kalanini vicdan azabi ve umutsuzluk icinde, ve henuz pek goremedigim belki gelecekte bahşedilecek(!) serefle yasayacagim. Keşif takiminin ayrilmasindan sonra olan bitenler bana Buyucu Hekim Kaguru tarafindan aktarildi. Hikayeyi onun soyledigi bariz yalanlardan ayiklayip yeniden yazdigimi soylemeliyim.
Kesif takimina kilavuzluk etmek icin burda bulunmadigim uc ay halkim icin cok vahimdi. Madam tarafindan resimsiz bir risale, madeni bir kolye, tesbih, dini betimlemelerle bezenmis bir levha armagan edilen Kobo topragi eselemek icin kamp alanina dondu. Orda şu altin kapli pudra kutularindan bir tane buldu. Kabile reisinin ya da benim hak iddia edecegimi dusunerek kesesinin icine sakladi. Emin olabilirizki, yalniz oldugu bir anda yanlislikla dugmesine basip kapagini acincaya dek kutuyu kurcaladi. O korkuyla yarim kilometre kacmistir ve illaki geri donup kutuyu tutma cesaretini de gostermistir. Sonra aynada yuregini korkuyla dolduran goruntuyu gordu. Bu noktada Kirlangic Irmagi havzasinda hic duragan su, canak comlek ya da sozu edilecek madeni nesne olmadigindan soz etmeliyim. Diger butun soydaslari gibi Kobo kendi yuzunu hic gormemisti ve elbette kendisini taniyamadi. Gorunen cocukken yitirdigi babasinin yuzu olmaliydi. Buyulu kutudan korku ve dehsetle babasinin yuzune bakti ve babasi ona ayni sekilde… Kalarular simdi acinacak kadar kisa anilari, ailenin olmus uyelerine gosterilen saygilariyla atayatapanlar olarak nitelenebilirlerdi. Ancak oluler hayirli degil daha cok tehdit, aci ve olumun habercisi olarak olarak algilanirdi. Kobo yabancilarin buyusuyle hasir nesir oldugu icin babasinin onu cezalandirmaya geldigini dusunmus olmali. Korkuyla hristiyan ahbabi Golura’nin yanina kosup sucun birazini da ona yukledi. Golura’nin Kobo’nun anlattiklarina tumuyle inandigina emin olabiliriz. Bu insanlar kerameti kendinden menkul herseye inanir,acik gerceklere, sagduyu ve akli selime karsi hep bir cekimserlik bulundururlar. Bu iki unsuru iclerinde nasil uzlastirabildiklerini ancak tanri bilir. Her nasil olduysa sirlarini tutup kutuyu “kovuklu” agaca gizlediler. Hristiyanligi birakip,kaldiklari yerden balik-kus avlamaya koyulup, sipsevdi(!) eslesmere geri donduler.Ne var ki Kobo yasak meyveden uzak duramadi ve gece kacamaklari karisi Aka’nin aymasina neden oldu. Bir gece kocasini takip eden Aka, onu kutsal hazineye tapinirken gordu. O ayrilinca kutuyu yerinden cikarip acincaya kadar kurcaladi. Sonra, diyelimki; yuzune yaklastirip pudrayi kokladi. Ilkel kadinlarin ortak ozelligidir; kendi kokularini begenmez, onu ortmesi icin hep baska kokular ararlar. Aka’nin aynadan pudrayi silip, kendininkilerden 5 santimetre uzaktaki kan canagina donmus fildir fildir gozlerini gordugunu gozumuzde canlandirabiliriz. Aynayi kol boyu uzaklastirip olen uzun boylu kizkardesini gorur, cirkin ve kendisinden daha yasli goruntusune nefretle bakakalir. Aka yureginde buyuk kaygiyla koye doner. Kocasinin yasarken kizkardesiyle kendisini aldattigina kuskusu yoktur. Dahasi oldukten sonra bile onu kutuda saklayip ozel olarak ziyaret ettigine de. Olumun ihlali Kalaru yasalarina gore en buyuk suctu. Aka Golura’nin karisi Tua’nin barakasina kostu. Tua kutuya bakti ve kendi kizkardeslerinden birini gordu. Oleli cok olmus, yasli ve cirkin. Durum Tua’yi hayrete dusurdu ve belkide Kobo’nun yasarken bu suratsiz kadinla eslesmis olmasi bir bakima agirina gitti. Iliskiden kardesi hayattayken haberi yoktu. Kobo’nun o zamanlar cok genc olduguna ve kardesinin ergenlige henuz girmemis Kobo’yu taciz ettigine kanaat getirdi. Ustelik bu yargi ustun cekiciligine ragmen Tua’nin neden olusevici(!) Kobo’dan ilgi gormedigini de acikliyordu! Bu sirada, herhalde Golura barakadan iceri girip, mizraginin tersiyle karnini soyle bir kaktiktan sonra kutuyu kadinin elinden cekip almis olmali. Kadinlari azarlayip kutunun onlar icin bir defile degil kendi mali oldugunu soyledi. Babasi icerdeydi. Evet, israr etti; kutunun icinde… Tua icin, kocasi artik apacik yalanlarini bile telafi etmeye cabalamayan, yalnizca siddetle yasayan, en arsizindan bir yalanciydi. Boyle kisiler uygar halklarda oldugu gibi vahsiler arasinda da nefrete yol acarlar. Golura kulubeyi terk ettikten sonra iki kadin olayi mantiktan olabildigince uzak sekilde tartisip birbirlerini ofkelendirdiler. Ertesi gun kutuyu hernasilsa geri alip, olanlari anlattiktan sonra kanit olarak Reis’e sundular. Sucun cezasi, her iki kadinin da kocalarina verilmesi icin yalvardigi olumdu. Reis Jalua gelenekci bir yonetici degildi. Kabile, henuz siyasi olarak bastakilerin tumuyle duyarsizlastigi asamaya erismemisti. Reisler alamet ve buyuyle atanir veya secilirdi. Simdiki reis daha oncekilerden daha iyi ya da daha kotu sayilmazdi, ama genelde oldugu gibi cehaleti ve vahsetiyle ortalama bir Kalaru’dan cok daha beterdi. Ozellikle cehalet icin sonsuz bir ozgurlugu vardi. Reis bu iki adama kin guduyordu; yabanci davetsiz konuklara yardim ediyor ve reisten daha cok ve yeni seyler ogreniyorlardi. Bu yuzden iplerini cekmekten zevk duyacakti. Kobo ve Golura baltayla idam edildiler. Buyucu hekim tarafindan kaziga gecirilip, onuc mizrak uzerinde halka sergilendiler, ardindan torensel ayin zamanina dek parcalara ayrildilar. Merhumun cani cikinca Jalua davaci Aka’yi cagirip kutuyu aldi, topuguyla kadini tepti. Elindeki kutu aciliverdi. Gunes aynadan reisin yuzune yansidi. Sonra buyucunun anlattigina gore, reis kutuyu firlatmak uzre tahtindan atlayip bogurerek kutuyu kaldirdi. Daha sonra kucuk gunesin toplanmis kalabaligin, basamaklarin, yerin uzerinden agaclara dogru suzulup uzaklastigini gordu. Cesaretini toplayip, aynaya bakti. Jalua en ayirt edici ozelligi reis basligindan goruntusunu tanidi. Ici ofkeyle doldu. Birinin resmini cizmek yasakti, kimsenin olmasa bile reisin resmini! Gerceginin golgesini bir kutuda dondurmak, boylece lanetleyip oldurmek... Reisten kutunun gercek sakinini saklayan bu yalanci kadinlar onu oldurmeye yeltenmislerdi. Jalua kendisini oldurmelerine firsat tanimadan kadinlari katletti. Ancak hala olumun serinligini hissediyordu. Buyucuyu barakasina cagirdi. Karisini tekme ve yumruklarla disari atti. Jalua keyfi kazanilmis ve bir dayanagi olmayan unvani ve yillar suren acimasiz yonetimden sonra kendisine karsi birikmis nefret yuzunden kabilesinden hic kimseye guvenmezdi. Ancak en az guvenmedigi kisi buyucuydu, suclarinin ve yonetim ihlallerinin ortagi… “Papazbasi yok, kral yok(*)” sozu uygar toplumlarda oldugu gibi en ilkel topluluklarda bile gecerli. Yine de, Jalua, karanlikta parildayan; kus pisligi ve balmumuna bulanmis korkunc yuzu , belinde sallanan kanli baltasiyla buyucuyu iceri girerken gordugunde tereddut etmis olmaliydi. Bu din adaminin şerri mutlakti ve tanrinin inayetinden sonsuz yoksundu. O, Kalaru ahlak anlayisinin eksiksiz,en zarif canli temsiliydi. Reis buyucuye sikica tuttugu aynada kendi resmi oldugunu soyledi. Onamasi icin kutuyu ona uzatti. Kaguru aynada kutsal, kusursuz resmini gordu. Bunun Kaguru icin tek bir anlami vardi; goruntusu reisin goruntusunun yerine gecmisti, oyleyse yeni reis kendisi olmaliydi. Dogrulup goruntuyu birlikte incelemek uzre Jalua’nin yanina gecti. Gecer gecmez baltasini hizlica savurup reisin kafatasini yardi. Kaguru tum kabilenin, buna reisin karilari da dahil, bu olumden memnun olacagini biliyordu ama onu yeni reis olarak kabul edeceklerinden emin degildi. Kutuyu; unvaninin ve yetkesinin senedini eliyle kavradi. Disari cikip halki cagirdi ve Jalua’nin oldugunu, buyulu kutunun onu, Kaguru’yu yeni reis atadigini bildirdi. Goruntusu icindeydi. Herkesin bakip bu alameti kabul etmesine izin vermeliydi. Kutuyu kalabaligin on sirasindaki yaslilara uzatti. Ilk adam kutuyu tuttu, kaslari catik bakakaldi… Icinde olen kardeslerinden biri vardi. Hangisi oldugundan emin degildi. Ama hepsinin kalıtçısi kendisi olduguna gore reislik, belki de cok daha fazlasi onun hakkiydi. Donup kutuyu yanindakilere verirken kibirli ve kustah bir ifade takinmisti. Ikinci adam aynada olmus babasini buldu, heyecanliydi. Dudaklari sessiz kipirdiyor, sozcukler guclukle ses oluyordu. Reislik acikca onundu. Ucuncu adam tanidigi kimseyi goremedi ancak buyucunun iddiasinin yalan oldugu besbelliydi. Dorduncu ve diger bazilari aynada olu oncullerini gorduler. Kutu elden ele gecerken kadinlar cocuklarina kenetlenmis gergin beklesiyorlardi. Birden kalabaliktan biri one cikip yeni reis oldugunu ilan etti. Buyucu bulundugu sahanliktan “yeni” reisi hemen yere seriverdi. Bunu korkunc bir kiyim izlemis olmali. Reislik savlari, karsi savlar bagrisildi. Mizraklar guneste parladi. Bir kac kisi sag kalana dek kan oluk oluk akti. Iste bu birkaci kit orman ortusu altina sacilmisti, her biri bir digerinin dusmani olarak… O gece aileden aileye degisen tuhaf nagmeli cigliklarla kendilerine katilmalari icin kadinlarini cagirdilar. Kalanlar gunlerini, gecelerini iz surerek, pusu kurarak, catisarak ve oldurerek gecirdiler. Kabilenin korleri hicbir reislik iddiasinda olmamalarina ya da taraf tutmamalarina karsin oldurmek icin ilk ve en kolay hedeftiler. Levrek irmak boyunca ozgurce yuzdu. Her calilik bir katili sakliyor olabillirken, kimse gokyuzune doya doya bakmaya curet edemedi. Herbirinin, dogrulugu sarsilmaz, kaniti kendi gozleri olan reislik iddialariyla gunler gecti. Madamin tutana reislik bahseden altin kutusu cinayet cinayeti izlerken oluden, sag kalana gecip durdu. Yuksek ve kutsal makam ugrunda cocuklar ve kadinlar bile avlandilar, katledildiler. Avrupa tarihinin bize ogrettigi gibi; “kok, dallar ve govde, hepsini yoketmeli”. Kaguru ustun acikgozlulugu sayesinde hayatta kaldi. Becerisinin temeli kisileri kurnazca degerlendirmesinde ve sezinlemelerinde yatiyordu. Ona kostek olacak bir haremi, geceleri zirlayip sigindigi yeri ele verecek coluk cocugu yoktu. Yanina yalnizca ogullarindan gozdesi, becerikli, hin bir cocuk olan, mavi gozlu Tembu’yu aldi, animsadigim kadariyla her iki eli de ikiser parmakli. Yuksekce bir yere yerlesip geceleri oldurulenlerin cigliklarini dinleyerek, bocek larvalari ve karincalarla beslendiler. Kaguru siginagina yanasan herkim olursa suratle ve sessizce canini aldi, ta ki, buyulu kutuyu kurbanlarinin birinin cesetinde buluncaya dek. Soyledigine gore, sonra ne daha fazla savasti ne de risk aldi, cekilip kalanlarin birbirlerini imha etmelerini bekledi. Acikcasi yapabilecegi baska bir sey yoktu. Artik olaylarin makus akisini degistirmek mumkun degildi. Disina cikmanin bir tabu oldugu bir alanda arenadaki gladyatorler gibi hapsolmuslardi. Bir cember olup soluklanma ya da kacma umudu olmadan, cigliklar dinip, gece, kayginin urkutucu bir sessizligine kalincaya dek vurustular. Bir gece buyucu ve oglu yine tetikte tepelerinde yatiyorlarken, Kaguru buyulu kutuyu cikarip gorkemli kaderini bir kez daha onamak istedi. Gerilim ve dehset halindeki oglan, kutuyu elinden kapip buyucuyu atlattiktan sonra, kapaktaki gorutuye bakakaldi. Tembu goruntunun iki mavi gozu oldugunu gosterdi, ender raslanan bir gorunusu oldugunu biliyordu. Kendisi gibi goruntunun de on dislerinden birinin eksik oldugunu soyledi. Daha sonra, Kaguru’nun demesi o ki, goruntude burun deliklerinden birinin noksan oldugunu iddia edip, aliskanligi oldugu uzre parmagini kaldirdiktan sonra parmagin goruntunun icine dalip kusurlu burnunu kerttigini bagirdi. Cocuk durup bir sure olanlari degerlendirdi, goruntuyu turlu yollarla sinadi. Sonunda Kaguru’ya donup kutudaki tek goruntunun kendisine ait oldugunu, bu yuzden Kalarularin gercek reisinin kendisi oldugunu soyledi. Kaguru sustu. Birkac saatligine uyuma taklidi yapti, oglunun horladigini isitince, sessizce dogrulup bir kayayla alninin uzerine vurdu. Oglan sirtustu yuvarlandi ve dedigine gore, uzuvlari gucten kesildi, sidik torbasi bosaldi. Kaguru hizla uzaklasti. Gun yakinda isiyacakti, akbabalar gogun yukseklerinden ceseti gorup herkese olunun yerini gosterecekti. Bu sirada ben, her nadir ciktigim geziden sonra oldugu gibi Kirlangic Irmagi’nin kasvetiyle bunalmis, kiyilardan donuyordum. Prof Biendocq beni sayisiz ayrintiyi saglamakla gorevlendirmisti. Bu benim icin daha cok is onun icin daha cok un demekti. Madam, yuksek maddi degere ve ondan daha yuksek manevi degere sahip buyulu kutusu yitti diye uzerime gelip durdu. Profesorle dugun gecesinden sonra (ki benim icin dusunmenin bile aci verici oldugu bir sey), eski bir Kelt gelenegine gore verilen bir “sabah armagani” oldugunu soyluyordu kurnazca. Usanmadan o kutuyu aramayacak miydim?! Donumlerce kumlu calilik araziyi gozumde canlandirdim ve onu elimden geleni yapacagima temin ettim(!) Bu Biendocq’lar buraya dek aktardiklarimdan anlayacaginiz gibi devlet memurlugunu cocuksu bir kesinlikle yorumluyorlardi, ve boylece benden tum beklentileri usaklik ve kibarlikti. Donusumden birkac gun sonra buyucu surunerek konutuma vardi. Acliktan olmek uzereydi, zaten o andan sonra birkac gun daha yasadi. Hikayeyi anlatti, bu sirada bile kutunun yerini oglunun kemiklerini derleyip kutsal agacin dibine gizlemem icin yalvararak ele verinceye dek soylemedi. Daha sonra olmeye karar verdi ve oldu. Kutuyu oglunun siska cesetinde bulamadim. Baska bir yere sakladigini saniyordum. Yakindaki caliliklarda bastan savma bir aramadan sonra, madama kutuyu unutmasi gerektigini yazdim. Kisa ve sert bir yanitla esyasinin benim sorumlu oldugum bolgede yitip bulunamamasindan kaynakli derin uzuntusunu ifade etti. Bu sinir bozucu meseleyi aklimdan cikardim. Buyucunun can cekisirken tarif ettigi tepeye ciktim, hic kemige raslamadim. Bu olay hala kafami karistirir; bolgede ceseti tasiyacak ya da yiyip tuketecek kadar buyuk bir hayvan yoktu. Ya buyucu yalan soylemisti, ki akla yatkin olani bu, ya da cocuk iyilesip uzaklasmisti. Buyucu usta bir katil oldugundan ikincisi bana pek olasi gorunmuyor. Bir kac yil sonra pek tuhaf bir raslantiyla, kimselerin yasamadigi, yasamayacagi issiz yabanin ortasinda kutuyu buldum. Gorev yerimi insan nufusu olan yeni bir bolgeye kaydirmistim. Kirlangic Irmagi bolgesinden av tufegimle geciyordum. Biraz otede yalniz dev bir yaratigi calilarin icinde temizlenirken gordugumde, safca bunun garip bir baslik giyinmis comelen bir insan oldugunu sandim. Daha yakina sokuldum ve yaratigin babunlarin en iri ve en tehlikelisi Mandrill oldugunu belirledim. Guvenlik kilidini kaldirip yaklasmayi surdurdum.-------------- Ne yazikki, degerli okuyucu, hikayenin burdan sonrasini notlarimi yiritdigim icun bitiremedim. Neyseki sona cok yakindim ve asil onemli kisimlari okudunuz. Yalin bir dille kalani ozetliyeyim; Vali kutuyu bulur, sahibine gonderir, kuru bir tesekkur mesaji alir. Siniri hala bozuktur.Adinin Jean oldugunu hatirliyorum. Yasarken cok cekmis rahmetli, gercekten onun icin uzuldum.
Yorumlara gözat (4)
BURCU & OSMAN DOĞAN Yazan: ossii Yayında: Ekim 14, 2008
Yazdır E-posta

Bir çoğunuz yanımda olamayacaksınız ve emin olun ben bunun eksikliğini hissedeceğim. Darısı hepinizin başına.
Öpüyorum hepinizi...
Yorumlara gözat (6)
2. Yılımız Kutlu Olsun Yazan: Kevser Yayında: Temmuz 10, 2008
Yazdır E-posta

sene 94 adamı insanlıktan çıkaran bi sıcak var. güneş o küçücük kafalarımızı eritiyor. kısık gözlerimizle; yanlarındaki büyük adamlarla ya da kadınlarla gelmiş çocuklara bakıyoruz. birbirimizi inceliyoruz. yargı yok, etiket yok, herhangi bir yarış yok. ilkokuldan yeni çıkmışız oynayabilecek adamlar arıyoruz. başka bir derdimiz yok. bazılarımız zehir gibi, bazılarımız ortalamanın üstünde. zaman geçiyor en çok incelediğimiz adam kimse, o güneşin alnında, onunla kaynaşıyoruz. oyunlara devam ediyor, sıkıntılardan sıyrılıyor, gelip geçen zamana doğru ilerliyoruz.. yıllar sonra mezun oluyor başka okullara gidiyor ya da gitmiyor, keskin dönüşler yapıp hayatımızı "hayatımız" yapmaya çalışıyoruz. o 7 sene unutuluyor. ya da bi şeylerin yapılacakların, yapılmışların arasına sıkışıyor. nerde olduğu unutulmuş, toza bulanmış değerli bi kutu gibi. sonra bir zaman geliyor.çok kutlu bi zaman. maillere bakarken; ben gibi birileri, tanıdık isimler görüyor; orhan pala, emre kerimoğlu, doğa usta, ercan uslu, ersin yanar daha niceleri.. ben kendi adıma sevinçten deliriyorum. deliler gibi kahkahalar atıyorum. öyleki sanki daha önce öyle mutlu olmamışım hiç. sanki hazine kafamdaymış, sanki geçmişim; çıkışmış, aydınlıkmış. evet diyorum, vardı; benim koridorlarında tek başıma dolaştığım zamanlarda her şubenin önünden geçerken duyduğum, bazen durup dinlediğim sesler vardı. birbirimizi tanırdık,çılgınlar gibi güvenirdik, güvenle ilgili hiç bir problemimiz yoktu. çünkü bilirdik bu adam ya da kadın o çocukken daha içimize işlediğimiz insan "nerde olursan ol sırtını duvara yaslayacaksın" diyen adama bu cümleyi defalarca yedirmişti. çok eğlendiğimiz kahkahalarımızla okulu çınlattığımız sesler vardı. ve hala daha var; her başımız dara düştüğünde koştuğumuz bi "smpal"li. dileğim odur ki ellerimizden yeniden uçayazmasın. 2. yılımız kutlu olsun..
nice yıllara genç smpalli bahtın açık olsun.. bu yazıyı bu güven odağına adıyorum. "içimizden bir arkadaş sitenin 8 aylık giderini tek başına ödeme fedakarlığında bulunarak sitemizin ayakta kalmasını sağladı."
smpal ömrün uzun olsun.
Yorumlara gözat (7)
Site Giderleri Yazan: O. PaLa Yayında: Temmuz 2, 2008
Yazdır E-posta

değerli site sakinleri, içimizden bir arkadaş sitemizin 8 aylık giderini tek başına yatırma fedakarlığı göstererek sitemizin hayatta kalmasını sağladı. ismini ve resmini buraya koycaktım kendisi istemedi. şimdi, eğer siz de bu harekete katkıda bulunmak istiyorsanız forumumuzdaki site kapanıyor başlıklı habere girip ayrıntıları okuyabilirsiniz. saygılar. Orhan PaLa.
Yorumlara gözat (3)
Ultra(ing): 1. Aşırı, uç. 2. Kural ve düzgülerin dışında. Yazan: 246 emre k. Yayında: Nisan 8, 2008
Yazdır E-posta

Ilk dokuzundan haberim bile olmamisti ancak 10. Ultra Muzik Festivali’ne katilmak icin sabirsizlaniyordum. Bu yuzden 25 yillik “bi gittigim yere, bi daha gitmem ilkemi” hic dusunmeden cigneyip, Miami’nin yolunu tuttum. Nasil sabirsizlanmasaydim? Elektronik muzik aleminin neredeyse butun ilerigelen DJ’leri,yapimcilari ve gruplari ordalardi. Inanin kimlerin orda olmadigini saymak cok daha kolay. Tiesto, Paul van Dyke, Armin van Buuren, Underworld, Ferry Corsten, Moby, The Cyrstal Method katilimcilardan yalnizca bazilari. 28 mart gunu gunes bir baska dogdu. Festivalin ilk gunu saat 4’te basladi, 4:30 sularinda saykodelik cadirinda bazi dinleyiciler ucusa gecmisti bile. Ilk saatlerimi kesifle gecirdim. Sahneleri ve cadilari tek tek teftis ettim. Agizlarinda emzikle dolasan essek kadar kizlar,oglanlar. Aksam aksam gunes gozlugu takan gorgusuzler. Hepsi bu festivaldeydi. Kesfin sounda en mantikli olanin, en iyi ses duzeninin bulundugu ana sahnenin onunde guzel bir yer kapatmak olduguna karar verdim. Iyi muzikle zamanin nasil aktigi anlasilmiyor. Hava kararirken neredeyse butun kalabalik ana sahnenin onunde toplanmisti. Eric Prydz “We Don’t Need No Education”un calinmis soylenmis en iyi surumunu icra ederken, icten ice muzigin neden ruhun gidasi oldugunu bir kez daha kavriyordum. Performanslari tek tek anlatmama gerek yok, cogu mukemmeldi. Bu paragrafi Tiesto’ya ayirmaliyim. Nasil oluyor da bu adam milyonlarcasi icinden, o tonlari,tinilari secip boyle mukemmel sekilde bir araya getirebiliyor gercekten sasiyorum. En hevesle bekledigim sarkisi olan “Adagio for Strings”i calmadi. Bunu ancak konser bitince farkedebildim, cunku ruyada gibiydim. Konser sirasinda ekrandan akip gecen sehir adlari arasinda Istanbul’u her gordugumde icim bir garip oldu, ozledim mi acaba? Ilk gun sonunda, hani derler ya mutluluk yagmurlari altinda semsiyesiz kalmis gibiydim(Lafa bak!). Tabiki uykumuzu tam alamadan ikinci gun basladi. Bugunun en yararli yani Underworld’u daha yakindan tanima imkani bulmamdi. Gencler gercekten ilgincc. Rok muzigin “underground” tarafini sevip, elektronigi fazla “piyasa”(bu lafa da bayiliyorum) bulanlar icin iyi bir baslangic olabilir. Bir onceki gece ziplayan insanlar Underworld’un muzigiyle hipnotize olmus gibiydiler. Daha once en cok Ferry Corsten’in performansini merak ettigmi soylemistim. Ne olsa begenirsiniz? Kardesim Ferry cok kucuk bir sahnede caliyordu. Salak Amerikalilar ona gerekli saygiyi gostermediler. Oysa Amsterdam Dance Valley 2004’teki goruntuleri ne kadar umut vericiydi. Ben de bu hafta sonu buraya(San Diego) gelecegini bilerek onu dinlemeyi biraz erteledim.
--Paul ne yapmaya calisiyor?-- Festival iyidi, guzeldi de bir nahos noktaya deginmeden gecemiyecegim. Elektronik muzigin herkesin bildigi ruhani bir yani vardir, maddeden ve gercekten kopuktur. Bu yuzden muzigin tamamlayicisi olan gorseller, hep imgesel ve soyut secilir. Garip geometrik sekiller, renkli isik huzmeleri gibi… Gel gelelim bizim Paul (van Dyke) Tiesto’yla on yili askindir suregelen, daha cok kendi kendiyle gelin guvey olmasindan kaynakli rekabetinde acik ara geri kaldigindan midir, nedir(?) kendi konseri sirasinda dev ekranlari ve isik duzenegini ask konulu kliplerle ve kendisinin Mustafa Sandalvari amele-artiz resimleriyle mesgul etti. Konser programinda Underworld’un altinda gozukmesine ragmen sahneye en son cikti. Aklina biri mi girdi, yoksa kendi icadi mi bilmem ama bir dj’den popstar yaratmak fikri tek kelimeyle salaklik. Acikcasi Paul’u oteden beri begenmezdim,Underworld’dan sonra Paul’u dinlemek tatlinin uzerine kabak yemek gibi oldu. Paul sana son sozlerim; ac degilsin,acikta degilsin. Bindigin dali kesiyosun. Tiesto’yla ugrasilmaz. Cok mahcup olursun. Babandan gordugun gibi, ailene, Van Dyke’lara yarasir sekilde davran.
----10 Gun Okul Tatili----
Festivalin Bahar tatiline raslamasi elbette raslanti degildi. Festivalin duzenlendigi Miami bu tatili gecirmek isteyen universitelilerin en ugrak duragi. Ama bizim okulun bahar tatili herkesinki bittikten sonra basladigindan kelli sehir ¾ oraninda bosalmisti. Butun geziler, partiler, turlar bitmisti. Miami gelismis bir Kuzey Amerika kenti olarak hala timsahlarin adam yedigi bir yer. Daha once gittigim milli parka bu kez gitmedim. Bu parkta nehrin uzerinde firildagin ruzgariyla ilerleyen teknelere binebilirsiniz, timsahlari yemleyebilirsiniz. Bir de Key West var. Birbirlerine koprulerle baglanmis yuzlerce kucuk adacik, sonunda sirin bir belde. Akdeniz Ege kiyilarini gormus bizler icin biraz yavan ama onlar icin cok guzel. Boyle basite indirgedim ama Miami Amerika’da gordugum onlarca sehirden bence en guzeli. Kubalilar heryerdeler ve sicakkanlilar. Ispanyolca Kaliforniya’da oldugundan daha yaygin. Partiler gece 2’de degil sabah 6’da bitiyor. Polisi Kaliforniyadakilerden daha terbiyeli. Ama suc orani hissedilir sekilde yuksek. Gittigimiz mekanin birinde adam bicaklandi. Kiraladigimiz arabanin camini patlatip GPS cihazini caldilar. Firma alet icin piyasa degerinin iki katini talep ediyordu. Ben de ufak bir arastirmadan piyasa fiyatinin yarisina baska bir calinti cihaz satin alip durumu az da olsa telafi ettim. Iste boylee. Okudugunuz icin tesekkur ederim.
Yorumlara gözat (5)
Geçmiş Olsun Yazan: O. PaLa Yayında: Aralık 6, 2007
Yazdır E-posta

Daha önce rahatsızlığını ana sayfamızdan duyurduğumuz sevgili Nihan YÜCEL arkadaşımız, 23 Kasım 2007'de başarılı bir kalp ameliyatı geçirmiştir. Şuan sağlık durumu iyi. Kendisine birkez daha geçmiş olsun diyoruz. Seni çok seviyoruz Nihan. İşte kendisinin mesajı: "merhaba; dış dünyaya karışacak kadar iyi olmasam da bilgisayar başına geçecek kadar güç topladım...iyiyim.. gerek hastanede gerekse evde ziyaretime gelen,telefondan ses veren arkadaşlarıma özel bi teşekkür borçluyum..ağrılarımı dindirmeme yardımcı oldular..insan göğsünde kocaman bi yarıkla yatarken bi dost sesi merhem oluyor.. benden bi telefonu hatta bir kısa mesajı esirgeyen bikaç arkadaşa ise kırgınım..günün birinde yüz yüze gelince söylerim kendilerine..
yine burdan sitemizden geçmiş olsun dileklerini ileten arkadaşlara da çok teşekkür ediyorum.. kalbim artık sıfır km. atıyor.. sağlıcakla kalın.."
Yorumlara gözat (2)
Hackintosh Yazan: 246 emre k. Yayında: Ekim 31, 2007
Yazdır E-posta

Apple rakibi Mikrosoft'un son isletim sistemi Vista'nin basarisiz bir Mac OS ozentisi oldugu gordukten sonra gonul rahatligiyla kendi isletim sisteminin son surumu Leopard'i piyasaya surdu. Leopar bir onceki surum Tiger'a gore acik bir gelisim gostermis. Kullanici odakli tasarima hayran olmamak elde degil, "hep boyle bir sey olsun istemistim" ya da "aaa ne guzel dusunmusler" diyeceginiz tutuyor sık sık. Simdi konuyu uzatmayayim; bu guzelligi sizler icin evlerinizdeki bilgisayarlara kurulabilir hale getirmisler. Su an Leoparimi kurdum oynuyorum onla. Baglantilar; bu en onemlisi isletim sisteminin asil kopyasi, nasil kurulacagina iliskin cok aciklama var nette. Kolay gelsin http://rapidshare.com/users/ D7V71J?byfilename=1 http://wiki.osx86project.org/wiki/index.php/ Installation_Guide_in_Turkish
Yorumlara gözat (1)
Yüksel DEMİR ve Hamdi ERER Yazan: O. PaLa Yayında: Ağustos 21, 2007
Yazdır E-posta

Değerli Mpalliler,
2. yaşımızı sürdüğümüz şu günlerde üye sayımız 150'ye dayandı. Son katılımcılar Nagihan ve Nevra. Bir de Yüksel Demir ve Hamdi Erer hocalarımız mail göndermişler. Bir selam,bir haber soruyorlar bizden. Bizim için MPAL, hocalarımız için de bizim dönem başkadır, bilirsiniz. Haklarını ödeyemeyiz, vefa borcumuz kalmasın. Adresleri ve Yüksel hocanın iletisi yazının dibine iliştirilmiştir.
"çocuklar. tesadüfen sitenize ulaştım. onca zaman sonra bile sizleri hatırlıyorum. bana ulaşabilirseniz sevinirim. şimdi nerede olduğunuzu ve ne yaptığınızı merak ediyorum hepinizi öptüm." Yüksel DEMİR Mail adresleri: yukselgullu@hotmail.com, din_psikologu@hotmail.de
Yorumlara gözat (9)
Sitemiz 1 Yaşında Yazan: O. PaLa Yayında: Temmuz 2, 2007
Yazdır E-posta

smpal 2001 e doğru grubun kuruluşu, hayrete düşüren varlığı, heybetli bir agaç gibi bizi gölgesinde saklayışı... gurban olurum  smpal 2001 çok sesli kardeşlik hareketi. Birinin lacivert dediğine diğeri sarı der ama ortak paydada en büyük Fenerbahçedir. -ahah- mpal benim kendi tarihimde "adam gibi adam" olduğumu hissetiğim zamanlarda iyiye yönelişi tetikleyicidir. 7 yıl boyunca iyiye inandırmış, ince ince içime işlemiştir. Şu gün şu zamanda şöle şöle deli gibi yardımlaşmıştık ama bununla birlikte orta 1 de babamın zoruyla dönem ödevi kapağı yapıp satardım 1000 liradan Noldu ticarette deha mı oldum, bi nane olamadım ama kimse de sırtını dönmedi. Herkesi herkes olduğu gibi kabul etti. İlkadım ve mpal koridorlarında birbirimize öğrettiğimiz buydu. çok da güzel oldu . İlkadımda ilk gün sıraya girdiğimizde okulun bahçesinde üç beş kişiymişiz gibi gelmişti bana şimdi sanki bi milyon adamlık bi gurubuz ve sanki hiçbirimize bi şey olmaz. orta okul lise 7 yıl şimdi smpal ve 1. yıl smpal geçmişi kucaklamak oldu benim icin..sanki birdenbire kaybolmuş bi milyon akrabaya yeniden kavuşmak yeniden içimden geldiği gibi konuşabilmek, bağırmak, türkü söylemek. Hayatın o korkutucu şerefsizliğine karşı "biz hepimiz burdayız!" diyebilmek.
smpal sana bi şey olmasın... ve bu 7 yıllık hikayenin bitmesine izin vermeyen, başından beri sonsuz inancı, bitmeyen umudu ve gayretleri için çabalayanlara teşekkürü cidden borç bilirim. sağolun, ii ki varsınız.
smpal namın yürüsün, ömrun uzun olsun nice senelere...
Kevser Nihan Özcan.
Yorumlara gözat (4)
|
Kullanıcı Paneli
Online Üyeler
Çevrimiçi: 2 0 Üye | 2 Konuk
En Çok 614 - Temmuz 4, 2006 20:10 PM.
ÜYE LİSTESİ Buradan üyeleri görebilir, isimlerin üzerine tıklayarak özel mesaj gönderebilirsiniz.
Forumdan Son Mesajlar
Son Resimler
|
O. PaLa - Haziran 10, 2009
elimde büyüdün lan.
Yetkiniz yok